20. Yüzyıl Türk Musikisi ve Müzeyyen Senar

tarihinde yayınlandı

Gönülden geçen şeyi, sevdalı diller söyler.

Taze dallar, çiçekler, yaşlı sebiller söyler.

Bir iz bırak âlemde, bu olsun başlangıcın;

Dil sussa, sebil göçse, yeni nesiller söyler.

 

ÖNSÖZ…

17 Temmuz 1918 Salı günü Bursa’nın Keles köyünde böceklikte Zehra Hanım bir kız çocuğunu doğurduğu zaman, herhalde aklının köşesinden bu kız çocuğunun ileride  ülkenin müzik tarihinde önemli rol alması dışında, Türk müziğinin tarihini ve hatta yapısını değiştireceğin ve onun etkisin ağırlıklı şekilde tüm yüzyıl boyunca devam edeceğini ve hatta 21 yüzyılda bile musiki gündemini işgal edeceğini bilemezdi.

İşin daha enteresan yönü, bu yapan ve bu etkisini günümüze kadar sürdüren bu kız çocuğu ise tüm hayatı boyunca asla böyle bir etki yaptığını hep hissetti ama pek de farkına varmadı. Daha doğrusu o içinden geldiği gibi yaşarken musiki düzenini değiştirdiği onun umurunda olmadı.

2001 yılında Müzeyyen Senar’ın biyografisine yazmaya başladığımda, ki o zaman 73 yaşındaydı, beni çok şaşırtmıştı. Yaşadıklarının çoğunu yıl ve yıl hatırlıyordu. Müthiş bir hafıza ve berrak bir zeka. Tabii sadece Müzeyyen Senar’ın anlattıklarını yazsaydım anı kitabı olurdu. Tüm anlattıklarını eldeki kaynaklarla karşılaştırdım. Tam 3,5 yıl süren çalışma bittiğinde bir gün ofisimde her zaman ki sandalyesinde oturuyordu. Ben Türk musikisinde 75 yılın hikâyesini yazarken, aynı zamanda bu durumun farkına varmıştım.

“Hayatım,” dedim, “biliyor musun sen Türk musikisinde devrim yapmışsın. Adeta yeni bir şekil ve üslup  yaratmışsın. Yapıyı olduğu gibi değiştirmişsin.”

Onun bir tavrı vardır, kafasını kaldırır, geriye doğru çekilip ve soru sorar gibi yüzünüze bakar. Aynen öyle yaptı ve, “Şimdi sen bunu mu yazdın, yani?”

“Hayır özel olarak öyle bir şey yapmadık. Ama bu kitabı okuyanlar bunu kendiliğinden hissedecekler. Hatta bu konuda dikkatli bir okuyucu kitabı okurken ayrı bir lezzet alacak. ”

“Ben onu bunu anlamam, altmış yıl şarkı söyledim. Ötesini bilemem, bilmek de istemem. Biliyorsun, sana kitabı yazarken de söyledim. Müzik benim hayatımdı. İçimden geldiği gibi yaşadım. Ben büyük bir keyifle şarkı söyledim. Bundan daha büyük mutluluk bilmiyorum. İyi günlerim oldu, kötü günlerim oldu, hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadım. Hayat yaşanacak kadar güzel.”

Şimdi aşağıda Müzeyyen Senar’ın 20 yüzyıl Türk musikisini nasıl etkilediğini ve hatta çehresini nasıl değiştirdiğini anlatacağız.

 

DEĞİŞİM BAŞLIYOR…

 

Müzeyyen Senar 1929 yılına kadar oldukça problemli bir çocukluk yaşar. Aile başlangıçta güçlükle geçinmektedir. Ancak Yunanlıların Bursa’yı işgali sırasında, Cerrah Mehmet adıyla ünlü babası bir doktordan öğrendiği kadarıyla Yunan askerlerine  hazırladığı (sifilise iyi geldiği zannedilen) hapları altınla satmaya başlayınca gelir dengesi düzelir ama Mehmet Bey bol paranın getirdiği bir takım alışkanlıklar edinince yuva dağılır. Önce anne Zehra Hanım, bir yıl sonra da Müzeyyen Senar İstanbul’a göçerler ve teyzesi Hadiye Hanım ve eniştesi Ziya Akın Bey’in Üsküdar-Salacak’taki iki katlı konağında yaşamaya başlarlar.

Ziya Bey’in komşusu Necati Tokyay bir gün küçük Müzeyyen’in şarkı söylediğine şahit olur. O da ona Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde ve daha sonra Şark Musiki Cemiyet’inde eğitim görme imkânı sağlar.

1932 yılı geldiğinde, hocası  Hayriye Örs Hanım’ın evinde kalmaya başlamıştır. Hayriye Hanım’la Kemal Niyazi Seyhun  Müzeyyen’in eğitimini üstlerine almışlardır. Ancak Hayriye Hanım’ın evinin çok önemli bir özelliği vardır. Zamanın tüm büyük bestekârlarının sık sık uğradığı bir  mekândır. Yeni beste yapan  bir çok bestekâr özellikle hafta sonları Hayriye Hanım’ın evindedir. Örneğin Yesari Asım, Mustafa Nafiz Irmak, Fehmi Tokay, Selahattin Pınar, Şerif İçli, Zeki Duygulu, Lem’i Atlı, Osman Nihat ve zaman zaman da Sadettin Kaynak ve Münir Nurettin evin ziyaretçileri arasındadır. Bu dönemde Müzeyyen Senar özellikle Osman Nihat, Selahattin Pınar, Yesari Asım’la bir çok şarkıyı birlikte geçerler. Bu ileri yıllarda bir çok bestecinin besteledikleri eserleri ilk kez Müzeyyen Senar’la geçme yolunu açar.

1932 yılının bir Perşembe hocaları onu alıp İstanbul Radyosu’na götürürler. Radyoda söylemesi için davet gelmiştir. Henüz 14 yaşındadır. Birçok bestekâr radyo müdürüne Müzeyyen Senar’dan övgüyle bahsetmiştir.

O gün ilk kez radyoda söyleyecektir. Hocaları ile birlikte kürdilihicazkâr makamında şarkı seçmişlerdir. Canlı yayındır. Hocaları da saz heyetinin içindedir. İlk şarkısı Şemsettin Ziya Bey’in, “Güvenme hüsnüne bu çağın geçer” eseridir. Yarım saatlik program bitince hocaları başarısını kutlamak için yanaklarından öperler.

Artık her Perşembe radyo emisyonu vardır ve kendisine her emisyon için 5 lira ödenmektedir. O da gelip tüm parayı eniştesine vermek mecburiyetindedir.

Çok geçmez bu ses önce İstanbulluların ve tabii gazino sahiplerinin dikkatini çeker. Bugün İstanbul Radyosu’nun bulunduğu yerde bulunan Belvü Bahçesi sahibi İbrahim Derviş Bey bir sabah eve gelip enişteye bir teklifte bulunur. Müzeyyen Hanım Belvü Bahçesi’nde bir ay süreyle sahneye çıkacaktır. Her akşam için kendisine 10 lira verilecektir. Büyük paradır ve enişte hemen kabul ederler.

 

Müzeyyen Senar 14 yaşında

 

Sonra Müzeyyen’i çağıran enişte durumu anlatır. Ama Müzeyyen’in verdiği cevap herkesi şoke eder O gayet net, “Ben böyle şarkı söylemem,” der. Eniştenin cinleri tepesine çıkar. Derviş Bey olmazsa onu tokatlaması işten bile değildir. Ama Derviş Bey iş adamıdır.

Sorar, “Neden kızım?”

“Çünkü efendim bildiğim kadarıyla sizin gazinoda saz heyeti önde , sanatçılar arkada oturmakta ve önce fasıl ve peşine tüm hanendeler sırayla tek tek şarkı söylüyor.”

“Bu yıllardan beri uyguladığımız bir usul, neresini beğenmedin.”

“Ben ancak fasıl ve sanatçılar şarkılarını söylerler, ondan sonra ben arkamda saz heyeti olması kaydıyla tek başıma programımı yaparım.”

“Kızım bu sadece Safiye (Ayla) Hanım’a mahsustur. O da bizde söylemez zaten.”

Müzeyyen Senar sadece susar. Bellidir ki, istediği olmazsa sahneye çıkmayacaktır.

Sonunda Derviş kabul eder. Yaşı mahkeme kararı ile büyütülerek sahneye çıkmaya başar.

İşte bu davranışı Türk musikisinin sahnedeki icrasını tümüyle değiştirir. Yani Müzeyyen Senar belki yüzyıldır devam eden usulü ortadan kaldırmıştır ve solistlik müessesesini yaratmıştır. Sonra gelenler aynen bu yolu izleyecektir.

 

Müzeyyen Senar çok kez ifade etmiştir. “Ben şarkı söylemiyorum, güfteyi anlatıyorum.” Bunun bir anlamı vardır. Çünkü musiki söyleme tarzı ve üslubu ondan önceki tüm sanatçılardan farklıdır. Çünkü o söylediği zaman bir farklılık vardır. Sanki şarkının derinine inmekte, güftede sanatçının hangi duyguyu anlattığını adeta dinleyiciye aktarmakta ve daha doğru tabirle geçirmektedir. Özellikle, 80’li ve 90’lı yılların tanınmış birçok ünlü sanatçısı ile görüşmelerimde, hemen hepsi, Hatta Bülent Ersoy, Gönül Yazar, Güler Basu Şen, “O çok farklıydı. Bu yönüyle ondan çok şey öğrendik adeta biz rehber oldu,” demişlerdir. Bu çok önemli bir nokta idi.

Müzeyyen Senar şarkı söylerken üslup farkı yaratmıştır. Bu Türk musikisinin sahnelerdeki tüm icra şeklini değiştirmiştir.

Çünkü Müzeyyen Senar peşinden gelen tüm sanatçılara, “Marifet notaya bakarak şarkı okumak değildir, marifet dinleyiciyi yüreğinden yakalayıp peşinden  sürüklemektir,” demiştir. Gerçekten birçok sanatçı onu aynen takip etmiştir. Özellikle Zeki Müren ve Bülent Ersoy bu konuda en çok etkileyen ve en iyi şekilde uygulayan iki sanatçıdır.

 

Müzeyyen Senar, bir süre sonra 1935 yılında eniştenin evinden ayrılarak, annesi ile birlikte yaşamaya başlarlar. Bu bir anlamda maddi özgürlük olur. O yıl Antalya, Eskişehir, Ankara ve Bursa’ya yirmişer gün olmak üzere turneye çıkar. Eskişehir’de ilk eşi Ali Senar’la karşılaşır. İstanbul’a paralı dönerler. Artık maddi zorlukları kalmamıştır.

Ancak Antalya turnesinde bir gece, içinden gelir, yeni öğrendiği bir gazeli okur: Şimşir-i nigahınla vuruldum çiğerimden” ve peşine de bir türkü. Seyirci kıyametler koparır, tekrar etmesi için. Ama gazel okumak zordur, onun için başka şarkıya geçer. Şunu fark etmiştir. Toplum değişmektedir. Sahnede sadece şarkı söylemenin yanında türkü de okunmalıdır.

Bu nedenle çok genç olmasına rağmen  toplumun isteklerini en çabuk algılayan sanatçı olmuştur.

Nitekim, İstanbul’a dönünce Taksim Gezisi’nde Panoroma Bahçesi’nde programa başlar. Ancak artık iyice büyümüştür. Kendisine Necati Tokyay, Yorgo Baconos, Selahattin Pınar, Sadi Işılay ve Şerif İçli refakat etmektedir. Saz heyetiyle artık çok yakındırlar. Çünkü daha o zaman, her gün arkadaşları ile prova yapmış olsa bile Müzeyyen Senar’ın ne okuyacağı belli değildir. Her akşam farklı makamdan başladığında saz heyeti asla şaşırmamakta ve ona uymaktadır. Nitekim bir akşam, radyoda söylerken Mahir Kürklü’den öğrendiği bir mayayı okumaya başlar: “Şaştım Allah’ım şaştım/Görünen dağları yar ile aştım, vay aştım” ve peşine de “Karadır kaşların ferman yazdırır,” diye türkü söylemeye başlar.

 

 

1938 yılına kadar devam eden bu süre içinde  Müzeyyen Senar daha önce sadece klasik ve neo-klasik şarkıların icra edildiği sahne programlarını alt üst eder. O derece tutulur ki, kaçınılmaz şekilde diğer sanatçılar da ona göre programlarında bu değişikliklere uyarlar. Artık Türk musikisinin sahnelerdeki icrası renklenmiş  ve sosyal gelişmenin de yarattığı farklılıklar nedeniyle, maya, türkü ve gazel okunmaya başlanmış ve açık ifade etmek gerekirse sahneler neşelenmiş ve çok kere seyirci söylenen şarkıya katılmaya başlamıştır..

 

Müzeyyen Senar, 1936 Aralık ayında Atatürk’ün daveti ile Dolmabahçe Sarayı’nda, Bursa Çelik Palas’ta, Bursa Merinos Fabrikası’nda, Ege Vapurunda ve Savarona Yatında olmak üzere beş kez şarkı söyler. Çok kere şarkıların seçimini Atatürk yapardı. Program daima Rumeli türküleri ile sona ererdi.

Atatürk’ün huzurunda şarkı söylemek, genellikle bir ayrıcalıktı. Ondan sonra  sanatçıya toplum bir başka gözle bakar ve saygı duyardı.

1938 yılında Ankara Radyosu’nun açılışı nedeniyle, İstanbul Radyosu’nda çalışan birçok sanatçı (aylık 300 lira gibi büyük bir para verilecektir) Ankara’ya göçer. Bunlar arasında Müzeyyen Senar da vardır. Eşiyle arası iyi değildir. O İstanbul’da kalır. Zaten bir yıl sonra da boşanırlar.

Ankara Radyosu disiplinli bir eğitim merkezidir. Nuri Halil Poyraz, Ruşen Kam hocaların nezaretinde sabah 09,00 akşam 17.00 tam bir eğitim sistemi uygulanıyordu. Üç yıl süreyle Müzeyyen Senar öğrendiği tüm eserleri bir defterine yazarak saklamıştır. Daha sonra onu daktilo ile tekrar yazdırıp ciltlettirmiştir. Bu defteri daha sonraki yıllarda da  programlara giderken hep yanında taşıdığı için, birçok habere konu olmuştur.

Ancak o İstanbul’dan ayrılmıştır ama bunun ıstırabını bestekârlar çekmektedirler. Sürekli haber göndererek dönme çağrısında bulunmaktadırlar. Esasında anne-kız olarak onlar da İstanbul’u özlemişlerdir. Sonunda önce Sadettin Kaynak’ın çağrısına uyarak geçici bir süre için “Leyla ile Mecnun” filminde Ümmü Gülsüm’ün söylediği şarkıları Türkçe olarak seslendirmek İstanbul’a gelirler.

Saz heyetini Sadettin Kaynak yönetmekte, Mecnun’u Münir Nurettin Bey, Leyla’yı Müzeyyen Senar seslendirmektedir.  Akşam olduğunda seslendirme bitmiştir.

İşin en enteresan tarafı, Müzeyyen Senar bunları yaparken asla kaç para vereceksiniz diye sormamıştır. Uzatılan zarfı alır ve çantasına koyar. İçinde 200 lira vardır.

Daha sonra Sadettin Kaynak’ın bestelerinin taş plağa okuması için yapılan teklifi de kabul eder. Onun için Yeşilköy’deki plak fabrikasında kayıt işlemleri yapılır.

Ankara’ya döner. Ankara Radyosu’nda en önemli husus ise Mesut Cemil Bey’in yönettiği halka açık konserlerdi. Mesut Bey, beraber ve solo şarkılar şeklindeki programlarda , solist olarak çok kere Müzeyyen Senar’ı seçerdi. O güne kadar sadece koro tarafından okunan Itri’nin “Tûti-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil” şarkısı programda vardır. Provada önce koro seslendirir. Sonra Mesut Cemil Bey Müzeyyen Senar’a işaret eder. Solo olarak icra etmesine. Tam şarkının yarısına geldiği zaman Mesut Bey keser ve “Solo olarak okunacaktır,” der. Sonra açıklamasını şöyle yapar: “Müzeyyen Hanım şarkıya, ‘Ah, Tuti-i mu’cize guyem’ diyerek girdi. Ancak fark ettim ki bu haliyle daha mükemmel oldu.”[1]

Bu günde bu eser Müzeyyen Senar’ın yaptığı değişiklikle okunmaktadır. Aynı durum Selahattin Pınar’ın babasının ölümü nedeniyle bestelediği hüzzam, “Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım” şarkısı için geçerlidir.

[1] Radi Dikici, Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar, s. 93

 

Saz arkadaşları ile Şerif İçli, Hakkı Derman ve Şükrü Tunar)

 

Ayrıca Ankara dönemi sırasında sırf ona olan sevgi hatta aşkları nedeniyle bazı şairlerin yazdıkları güfteler bugün Türk musikisinin baş eserlerindendir. Örneğin, Selim Aru’nun yazdığı ve Şerif İçli’nin bestelediği, “Bıkmış gibi gönlüm itiyor aşkı içimden,”, Osman Nihat’ın bestelediği, SEN ARzu ettin, bu ayrılık senden eserdir,” gibi.

 

Hacı Hamdi Anlar Taksim’de yeni ve modern bir gazino hazırlamaktadır. Kristal Gazinosu. Açılışı Müzeyyen Senar’la yapmak istediği için Ankara’ya bizzat gelerek teklifte bulunur. Müzeyyen Senar ve annesi eşyaları topladıkları gibi İstanbul’un yolunu tutarlar.

Kristal’in açılış gecesi muhteşem olur. İstanbul’un tüm önemli kişileri ve yöneticileri o akşam ordadır. Müzeyyen Senar bir şeyde kararlıdır. Kendisinden önce çıkan hiçbir sanatçının okuyacağı şarkılara karışmayacaktır. Çünkü her gece değişik makamlardan değişik şarkılar, maya ve türküler okuyacaktır. Dönemin diğer yıldızları Hamiyet Yüceses ve Perihan Altındağ Müzeyyen Senar’ı izlerler. Sabite Tur Gülerman, Mediha Demirkıran, Şükran Özer ve hatta Gönül Yazar, aynı şekilde uygulama yaparlar. 1955 yılında ilk kez sahneye çıkan Zeki Müren ise bunu tam tersine çevirir. O kendi okuduğu şarkıların, aynı programda yer alan şarkıcılar tarafından okumasını yasaklar. Hatta bunu bir kez yapan, ki çok sevdiği arkadaşıdır, Nigar Uluerer’i o gece Maksim’den kovdurur.

 

Safiye Ayla ve Perihan Altındağ ile

 

Ancak ortaya yeni bir durum daha çıkar. Sanatçıların elbiseleri. Müzeyyen Senar zamanın en iyi terzisi olan Nedret Hanım’a Kristal için dört adet tuvalet ısmarlar. Hepsi özel olarak hazırlanır. Artık sahnede şıklık yarışı da başlamıştır. Bunu da ateşleyen Müzeyyen Senar olur.

Bu dönemde diğer önemli bir husus daha vardır. Müzeyyen Senar hangi gazinoda söylese, belirli bir kitle vardır ki, hep onun izleyicidir. Çünkü o her akşam programını değiştirmektedir. Bunun için her gün saz arkadaşları ile prova yapması gerekmektedir. 1960 yıllardan sonra genellikle assolist olarak sivrilen bazı sanatçılar, başta Zeki Müren olmak üzere buna uymadılar. Hemen hemen her gece aynı eserlerle sahne aldılar. O zamanda, musiki zevkini öldürdüklerinin farkına varmadan, izleyiciyi çekmek için şov yapmaya başladılar.

 

İzleyiciler arasında öyle bir grup vardır ki, çok ince zevk sahibidirler. Musiki kültürleri çok yüksektir. Onlar, sahnelerde hiç icra edilemeyen, örneğin, tahir, nikriz, zavil ve buselik gibi makamlardan şarkılar dinlemek istemektedirler. İstek, sosyetenin ve eski İstanbulluların mekânı olan  Tokatlıyan Oteli’nin sahibinden gelir. Müzeyyen Hanım gelen teklifi kabul eder. Şöyle yapılacaktır. Tokatlıyan Oteli’nde her Çarşamba günü Müzeyyen Senar bu has izleyicilerine 21.00-22.30 arasında konser verecek ve klasik eserleri icra edecek, oradan da program yaptığı gazinoya gidecektir. Böylece gerçekten, bu hem Müzeyyen Senar ve hem de izleyiciler için çok yararlı ve tatmin edici olur. Bu Müzeyyen Senar’a has bir durumdur. Onun dışında hiçbir sanatçıya böyle bir teklif yapılmamıştır.

Müzeyyen Senar o konserle ilgili özel bir durumu ise şöyle anlatmaktadır: Programı tamamlayıp soyunma odasına gidip üstümü değiştirmiştim ki kapı çalındı. Bir beyefendinin beni görmek istediğini söylediler. ‘Buyursun,’ dedim. O şişman beyefendi Tokatlıyan’da hiçbir programımı kaçırmamıştı. Önce nazik bir şekilde eğilip elimi öptü ve kendini tanıttı. Adı Naci’ydi, soyadını hatırlamıyorum. İstanbul gümrük müdürüydü. Onu kabul ettiğim için bana teşekkür etti. Sonra devam etti: ‘Kızım, gençliğimde çok meraklı olduğum için musiki dersleri almıştım. Bu akşam sen nikriz makamında eser okuyunca dayanamadım sana geldim. Zaten uzun zamandır seninle tanışmak istiyordum. Bu da vesile oldu. Zannederim saz arkadaşlarının hepsi gitmemiştir. Onlardan bir veya ikisini çağırsan, sana nikriz makamında bir Muğla zeybeği geçmek istiyorum.’ Çok hoşlanmıştım. ‘Tabii efendim,’ dedim ve gazinoya gitmek için beni bekleyen İsmail ve Kadri Şençalar odaya geldi ve Naci Bey oldukça güzel sesiyle söylemeye başladı. Saz da yavaş yavaş ona uydu. Çok kısa bir süre içinde birlikte söylemeye başladık:

 

Ferahi’dir kızın adı Ferahi

Yar yandım aman esmer yarim de

Aman da aman Ferahi

Hop tiri ninna na ninna nay

Ninna ninna nay aman da aman Ferahi” [1]

 

Çok kere Müzeyyen Senar’ın konserlerinde okuduğu bu türkü, Naci Bey’e söz verdiği için kızın adını Feraye koyarak yaşamaya devam eder.

Bu bölümü kapatmadan önce, Müzeyyen Senar’ın çok önemli bir özelliğinden de bahsetmek gerekir.

Müzeyyen Senar: “Şarkı öğrenme konusunda müthiş bir yeteneğim vardı. Çok kere, bir defa dinlediğim şarkıyı hemen kapıyordum. Selahattin Pınar’ın bana söylediği bir söz vardır. Yıllar önce onunla yeni bir bestesini geçiyorduk. Tamburunu alıp baştan sona kadar eseri okudu. Sonra ben ilk defa duyduğum eseri okumaya başladım: ‘Beni de alın ne olur koynunuza hatıralar / Dolanıp kalayım bir an boynunuza hatıralar’. Şarkı bitince Selahattin bana dönüp ‘Müzeyyen inanamıyorum. Bir papağan gibi nasıl bu kadar çabuk kaptın,’ dedi. Bu sözü başka meclislerde de tekrar etmiş olmalı ki, çok kere ‘O papağan gibidir. Bir kere dinlemiş olması yeter,’ denmeye başladı. Bir seferinde saz arkadaşlarımızla hep beraber oturmuş konuşurken Şükrü Tunar ‘papağan’ lafını tekrar edince Şerif İçli oradan atıldı ve şöyle dedi: ‘Bence bu doğru değil. Papağan duyduğu şeyi aynen tekrar eder. Müzeyyen ise şarkıya ruhunu verir. Buna başka bir isim koymak gerekir.’ Galiba bundan sonra bu söz bir daha tekrar edilmedi.” [2]

 

FIRTINALI DÖNEM…

Müzeyyen Senar ikinci eşi Ankara’da iken tanıştığı Ercüment Işıl’dan 1951 yılında ayrılır. Ondan da iki evladı vardır. Ömer ve Feraye Işıl. Sahne çalışmaları devam etmektedir. Boğaziçi’nde aldığı arsa üzerine yaptırdığı yalı bitmiş ve oraya taşınmıştır. Taşınmıştır amma, masrafları da önemli ölçüde artmıştır. Dönemin en önemli starı olduğu için gazino programlarına devam etmekte ve onun okuduğu gazinolar dolup taşmaktadır. İşin en enteresan tarafı o okuduğu gazino patronundan hiçbir zaman kaç para alacağını sormamıştır. Hayatı boyunca hiç menajer de kullanmamıştır. Ama ödeme yapıldığında her zaman hakkının verildiğini de görmüştür. Artık Türk toplumu ve özellikle İstanbullular onu dikkatle izlemektedir. O sırada çıkan Radyo Haftası, Radyo Dünyası, Radyo Magazin gibi haftalık dergilerde hemen her hafta Müzeyyen Senar’la ilgili yazı çıkmakta veya dergilerin kapağını süslemektedir.

1940’lı yıllardan beri İstanbul gazinolarında uygulanan bir sistem vardır. Mayıs ve Eylül ayları İstanbul gazinoları kapalıdır. Müzeyyen Senar Mayıs aylarında genellikle yurt dışına daha çok Kahire ve Beyrut’a gider, oralarda iki yakın arkadaşı vardır. Eylül ayı sanatçılar çok kez İzmir Fuarı nedeniyle, İzmir gazinolarında program yaparlar. Özellikle İzmir Müzeyyen Senar’ı hasretle bekler.

[1] Radi Dikici, Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar, s.129

[2] Radi Dikici, Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar,s.129

 

 

Müzeyyen Senar’ın en yoğun çalıştığı 1951 ikinci eşinden boşandıktan sonra hayatını yeni düzenlemeye başlar ama  beklenmedik bazı olaylar üst üste gelir ve beklenmedik zor şartlar yaşamaya başlar. Gazino çalışmaları devam etmektedir. Keza radyodaki seanslarını da ihmal etmemeye gayret eder. Her radyo programı daima bir gün önceden gazetelerin HABER konusudur.

1951 Haziran ayında Ankara Bomonti Bahçesi sahibi ona 10 günlük program teklif eder kabul eder. Programının son günleridir.  İyi dostu olan Celalettin Bey onu konağına saz arkadaşları ile birlikte akşam yemeğine davet eder.

“Yemeğe oturduklarında kapı çalınır. Elinde bir paketle kalantor bir adam içeri girer. Celalettin Bey karşılar. Gelenin bir yabancı olduğu bellidir. Ama oldukça iyi Türkçe konuşmaktadır. Ancak, Müzeyyen Senar kızar. Arkasını döner. Celalettin Bey misafirini yolcular. Dönüp gelince, “Gelen, Suudi Arabistan Sefiri Tevfik Hamza Beydi. Kendisi Türk musikine hayrandır. Sizin programınıza birlikte beş defa geldik. Size hayranlığı müthiş. Yarın akşam, saat yedi civarında sizleri sefarette akşam yemeğine beklediğini söyledi. Yemeğe Mısır, Ürdün, Lübnan sefirleri ve eşleri de katılacakmış. Bunların çoğu gayet güzel Türkçe konuşuyorlar,” der. Müzeyyen Senar, Nubar Tekyay’a döner, “Ne dersin?” diye sorar. Nubar Tekyay da, “Vallahi fena adama benzemiyor. Gidelim,” der.

Müzeyyen Senar’ın ertesi akşam programının son gecesidir. Sahnede giyeceği tuvaletini de yanına alıp Nubar Tekyay’la birlikte saat akşam 7’de sefarete giderler.

Müzeyyen Senar: “ Tabii yemek için oldukça erken bir saatti. Ama benim başka vaktim yoktu. Salona girdiğimde sefirlerin tamamı eşleri ile birlikte gelmişti. Sofra ise mükellefti. Tevfik Hamza Bey bir tarafına beni, diğer tarafına Lübnan Sefiresini almıştı. Diğer sefirlerle beraber aşağı yukarı on-on iki kişiydik. Hamza Bey çok şık giyinmiş, yakışıklı bir erkekti. Konu dönüp dolaştı ve musikiye geldi. O ara sefirlerin tamamının konserlerime en az bir defa geldiğini öğrenmiş oldum.

Ancak, zaman hızla ilerliyordu .Tevfik Hamza Bey’e dönüp izin istediğimi söyledim ve saz arkadaşlarımla birlikte ayrıldık

İşte o geceki yemek Müzeyyen Senar’ın özel hayatını geçici bir süre içinde olsa alt üst eder. Giderek Tevfik Hamza Beyle yakınlıkları artar. Basında Suudi Arabistan sefiri ile evleniyor haberler ise  çok can sıkıcıdır.  Ancak bir süre sonra birbirlerine aşık oldukları için,  aralarındaki ilişki o derece ilerler ki, Müzeyyen Senar önemli zamanını Ankara’da sefarette geçirir. Yine de resmi bir durum olmadığı için hep yalanlar. Nedeni Türk Dışişleri bakanlığından bir türlü evlenmeleri konusunda izin çıkmamasıdır. Uzadıkça Müzeyyen Senar’ın tüm hayatı alt üst olur. Sahne programlarını bırakır. Radyo seanslarının hepsini iptal eder. Çocukları İstanbul’da bırakmıştır. Aklı onlardadır.

Nihayet izin çıkar ve 1953 yılında evlenirler. Müzeyyen Senar artık sefiredir. Tüm gazino ve hatta radyo konserleri geride kalmıştır. Tevfik Hamza Bey o sırada duayen elçi olduğu için, resmi davetlerin her birine katılması gereklidir. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve eşi Reşide Hanım’ı çocukluğundan beri tanımaktadır. Protokol dışında, Müzeyyen Senar için onlar Celal Amca ve Reşide Teyze’dir. Müzeyyen Senar tüm resmi davetlerin en şık giyinenidir. Çünkü tüm kıyafetlerin kumaşları Paris’ten gelmekte ve en ünlü terziler tarafından dikilmektedir. Üstelik Türkiye’nin en ünlü sanatçısının sefire olması çok dikkat çekici olmuş ve basın sürekli Müzeyyen Senar’ı izlemeye başlamıştır.

Evet piyasada yine çok ünlü sanatçılar vardır ama Müzeyyen Senar’ın yerini kimse dolduramadığı için en çok da gazinolar bir türlü onun peşini bırakmazlar. En çok rahatsız olan diğer bir gurup ise yine bestekârlardır. Çünkü onlar eserlerini onunla geçmek istemektedirler. Ona geçici bir çözüm bulunur. Çocuklar İstanbul’dadır. Bazı hafta sonları Tevfik Hamza Bey’le birlikte İstanbul’a gelirler. Pazar günleri yalı sanatçıların adeta istilasına uğrar. Tevfik Hamza Bey Türk müziğini seven kişi olduğu için duruma müsamaha ile bakar. Ancak gazinocuların hiçbir şansı yoktur.

Müzeyyen Senar hayatında ilk kez bir erkeğe aşkla bağlanmıştır. Bu aşk Tevfik Hamza Bey ölene kadar devam edecektir.

Güzel günlerin bir sonu vardır. 1955 yılında süresi biten Tevfik Hamza Bey geri dönmek durumundadır. Çünkü sekiz yıllık elçilik süresini tamamlamıştır. Birlikte dönmeyi teklif eder. Bu Müzeyyen Senar için mümkün değildir. Zorunlu olarak boşanmaya karar verirler.

 

Müzeyyen Senar diğer ülkelerin sefireleri ile

 

Yalıda son geceleridir. Sabah uyandığında Tevfik Hamza Bey gitmiştir. Ama bir de mektup bırakmıştır: “Sana veda ederek gitmem mümkün değildi. Böyle ayrıldığım için affet. Ben formaliteleri hallederim. Merak etme. Seni ne çok sevdiğimi biliyorsun. Ölürken dudaklarım senin isminle kapanacak. Tevfik Hamza.”

Elindeki mektubu söyle bir salladı. İçinden, “Artık yalnızsın Müzeyyen. Şimdi ne yapmalısın?” diye mırıldandı. Ayağa kalktı. “Bu yaşına kadar nasıl ayakta durmuşsan, bundan sonra da öyle yapmalısın.” [1]

Tevfik Hamza Bey ölene kadar sürecek o büyük aşk o cumartesi akşamı noktalanır. O sırada Müzeyyen Senar sadece otuz yedi yaşındadır. Başından üç evlilik geçmiş ve üç çocuk sahibidir. O otuz yedi yıl içinde o, bir yazarın dediği gibi, belki bin yıllık hayatı yaşamıştır.

 

Hafta sonunda dostları onu yalnız bırakmamıştır. Sevdiği tüm saz ve ses sanatçıları yalıdadır. Çoğunun elinde yeni besteleri vardır. Ayrıca İstanbul Radyosu Müdürü Nedim Bey bir radyo programı için ricaya gelmiştir. Kabul eder. Gazino sahipleri neredeyse her gün eşiğini aşırmaktadır.

Zaman zaman dergilere verdiği beyanatlarda, “Ben de keşke herkes gibi, bir Fatma, bir Ayşe olarak evimin kadını olsaydım,” demektedir ama, bir kere sahne tozunu yutmuştur. Hiçbir zaman sahneyi bırakması mümkün olmayacaktır.

 

SONRAKİ YILLAR…

 

23 Mayıs 1955 günü Türk müziğinin yeni bir yıldızı ilk kez sahne alır. 1980 yılına kadar sahnelerde fırtına gibi esecek olan bu yıldız Zeki Müren’dir. Özellikle 1951-55 yılları arasında yalının önemli misafirlerinden biridir. Bir çok eseri birlikte meşk  ederler. Müzeyyen Senar onu çok beğenir.  Ama nedense Zeki Müren ileriki yıllarda özellikle Müzeyyen Senar’dan bahsetmemeye özellikle dikkat eder.

Ama bu yeni yıldız birkaç yıl içinde önceki dönemin bütün yıldızlarını siler. Onlar sahneyi  terk etmek durumunda kalırlar. Bir süre direnmek isteyen Safiye Ayla’da sonunda yenilir. Ama onunla birlikte yeni bir takım yıldızlar ortaya çıkar ama, asla onlar “Muhteşem Dörtlü” denen Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Perihan Altındağ ve hatta onları izleye Sabite Tur ayarında değillerdir. Çok kere Zeki Müren’in alt kadrosunda çalışmaya razı olurlar.

[1] Radi Dikici, Cumhuriyet’in Divası Müzeyyen Senar, s.5

 

10 Haziran 2004   İstanbul Açıkhava’daki konserinde

 

Bunun tek istisnası vardır. Müzeyyen Senar.  O hâlâ sahnelerin en çok tutulan yıldızıdır. Ona duyulan hayranlık ve sevginin boyutu farklıdır. Çünkü neredeyse her erkek sesi dolayısıyla ona âşıktır. Bu güne kadar aksini hiç duymadım. Konuştuğum her kişi bana daima, “Babam ona âşıktı,” demişlerdir. En son söyleyen Gönül Yazar’dı. “Daha 8 yaşındaydım. Babam beni üç kez (Mim) Çakır Gazinosu’na Müzeyyen Senar programına götürdü. Çünkü babam ona âşıktı,” demiştir.

Zeki Müren çeşitli nedenlerle 1980 yılında sahneyi bıraktı.  “Aşkın Kavurduğu Güneş- Zeki Müren” kitabında bunu anlattım. Ama Müzeyyen Senar  ondan 13 yaş daha büyük olmasına rağmen, sahneyi   Zeki Müren’den üç yıl sonra, yani 1983 yılında bıraktığını açıkladı. Ne gariptir ki sahne Müzeyyen Senar’ı asla bırakmadı. Ta 2006 yılının 05 Eylül 2006 akşamı  Sepetçiler Kasrı konserine kadar.

Müzeyyen Senar 1996 yılına kadar İstanbul’da yaşadı. Sonra İzmir’e taşındı. 2006 yılının 26 Eylül günü rahatsızlandı. O nedenle Bodrum’a kızı Feraye’nin yanına taşında. Hastalığı sırasında bakımı çok büyük bir konfor içinde yaşadı. Ancak 08 Şubat 2018 günü 97 yaşında vefat etti.

 

MÜZEYYEN SENAR ÖZEL…

 

Müzeyyen Senar’la yakın akrabam ve aynı sevgili bir arkadaşım olan ünlü sinema oyuncusu Sezer Sezin’in evinde 1980 yılında tanıştım. Arkadaşlığımız dostluğumuz vefat ettiği 2015 yılına kadar devam etti. Tam 35 yıl.

Esasında ben Bizans  İmparatorluğu tarihi uzmanıyım. Bu konuda çıkan yedi kitabım var. Üçü İngilizceye çevrildi.

2001 yılında  “Bu Şehr-i Stanbul ki- Osmanlının İstanbul Macerası” kitabımı ona hediye etmiştim ve yaklaşık bir yıldan beri de “Bizans İmparatorluğu Tarihi-Byzantium 330-1453” kitabını yazıyordum. İzmir’de oturuyordu. 01 Aralık 2001 günü telefon etti. “Yarın sana geliyorum. Sevgi’ye (eşim) haber ver,  akşam sizdeyim,” dedi. Bu İstanbul ekibinin toplanması demekti. Sezer Sezin, Gülerman Uygun dahil dörtlü. Akşam saat 24.00 kadar sohbetlerine katılacaktım, sonra beni kovacaklar ve sabaha kadar muhabbetleri devam edecekti.

Ertesi gün geldi. “Kitabını okudum,  benim biyografisi sen yazacaksın,” dedi. Çok zor durumdaydım ama, başladık.

Zor bir 3,5 yıl geçirdik. O günün şartlarına göre eldeki kaynaklar çok sınırlı idi. Ancak  elimde, bana ulaştırılan önemli belge ve fotoğraflar ve yazılar vardı.  Onunla da çalışmaya başladı. O kadar disiplinli idi ki, İzmir’de olmasına rağmen buluşma günlerimizde asla aksama olmadı. Her gün sabahtan akşama kadar, yemek molası hariç çalıştık. Yaşadıklarını yıl ve yıl gayet net hatırlıyordu. Tüm anlattıkları tam 40 banda kaydettim ve hâlâ saklıyorum.

Ancak neredeyse tüm çalışma günlerimizde zaman zaman münakaşa ediyorduk. Bazı detayları kitaba koyma şansım yoktu. O zaman kitap bin sayfayı bulacaktı. Sonunda anlaştık. Kitabı tamamladık. 2005 yılında “Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar” adıyla çıktı.

Anlaşmamız şuydu: Yazamadıklarımı 10 yıl sonra başka kitapta yazacaktım. “Bu sana vasiyetim,” dedi.

08.Şubat 2007 tarihinde, biyografi şeklinde değil, ama ben tanıdığım Müzeyyen Senar’ı anlattım ve kitap “Müzeyyen Senar Efsanesi-O bir Devdi, Bir Devirdi” adıyla çıktı.

 

Biyografi kitabının kokteylinde

 

Aşağıda daha çok Müzeyyen Senar Efsanesi kitabından kısa kısa alıntılar yaparak onun farklı yönlerini tanımanızı arzu ediyorum.

Önce Yılmaz Karakoyunlu’nun onun için yazdığı rubaiyi yazmak istedim:

 

Meyûs gidişin hasreti dağlar yeniden.

Hicranlı veda mevsimi ağlar yeniden.

Son nağmede bir nurlu Müzeyyen duyulur;

Her güftede, her bestede çağlar yeniden…

 

 

İkinci olarak da üstat Doğan Hızlan’ın onun hakkında yazdığı  bir yazıdan alıntı yapmak istiyorum:

 

 “Müzeyyen Senar’ın ilk yıllarındaki gibi bazen hüzünlü, bazen neşeli, bazen baştan çıkarıcı ve bazen anılara yollayan icra bulursunuz. Onun sesini dinledikçe, sadece bizim  yerküremiz altında  yaşadığını bilmemiz bizi  mutlu ediyor.”

 

Büyük oğlu Ergun Senar’ın annesi için söylediği bir cümle ise hiçbir zaman  aklımdan çıkmadı: ‘O, unutuldukça hatırlanan ve hatırlandıkça da bitmeyen bir insandır.’ Türkiye daha uzun yıllar Müzeyyen Senar Efsanesini konuşacaktır.”

 

Cemil İpekçi ile Müzeyyen Senar’ı konuşuyorduk:. O kadar güzel şeyler anlattı ki… Sözlerini bitirirken şöyle söyledi: “Mamaannem (Müzeyyen Senar onun mamannesiydi) hiçbir zaman şöhret olduğunun farkında olmadı. Bence en güzel tarafı da bu oldu. Hakiki şöhretlere bakıyorum, o yıldızlar hayatlarında hiçbir zaman insanlardan kopuk yaşamıyorlar. O insanlar şöhret olduklarının da farkında değiller. Çünkü icra ettikleri sanatlarını beğendirmek için yapmıyorlar. Zaten öyle doğuyorlar ve onların yaşam biçimi. Müzeyyen Senar’ın hayatımda bana en uyan tarafı şuydu.  Müzeyyen Senar şarkı söylemek için doğmuş, yorum yapmak için doğmuş. O bir şarkıcı veya yorumcu değil, bu onun yaşam biçimi. Belki de kalıcı yıldızlar, parlamaya gayret etmezler. Zaten o kadar parlaklar ki, kendileri de parlatmak için hiçbir çaba sarf etmezler.”

Safa Önal o sırada Uludağ’da film çeviriyordur. Müzeyyen Senar Uludağ’daki Küçük Ayı adlı kulübesini onları akşam yemeğine çağırmıştır: “Evlerimizden 15-20 gündür ayrıydık. Müzeyyen Hanım’ın o minik kulübesinde, bir ev rahatlığı, bir ev sıcaklığı yakalamıştık. O da o akşam yalnızdı. O da dostlarının arasındaydı. O da aynı sıcaklığı yakalamıştı. O müthiş sanatçı. Duyarlı, derin duyguları, derin iç havuzları var. O havuzlara sular damlayınca tutamazsınız zaten. Kendiliğinde söylemeye başladı. Ama her şey farklıydı. İçinden kopup geliyordu. Ayrılırken onu kucakladım. Sanki biraz hüzünlenmiş gibiydi. Tanrıya şükrediyorum o akşam onunla birlikte olduğumuza.”

 

Sarper Gürol anlattı:

“Çok merak ettiğim için sık sık Atatürk’ü sorardım. Zaman zaman da anlatırdı. Ama iki defa beni bu konuda fena halde haşladı. Yolda yürüyorduk.  “Müzeyyen abla, geçenlerde konuşurken, sen diyordun ki, Atatürk’le o akşam yemekteyken… anlatır mısın…” diyordum ki, lafımı bitiremedim. Bana ters ters baktı, “Bak Sarper, o yüce adam ayak üstü  konuşulacak bir kişi değildir. Bir yere otururuz, adam gibi sorarsın. Ben de sana anlatırım,” dedi.

Bir kere yine bir pot kırmıştım. Hepsi ikimizin de tanıdığı misafirlerimiz vardı. Müzeyyen Abla’ya döndüm, “Bütün arkadaşlarımız çok merak ediyorlar. Atatürk’le hatıralarını anlatır mısın,” dedim. Orada da çok kızmıştı bana.

Döndü hepimize, “Benim Atatürk’le hatıralarım yoktur,” dedi.

Hepimiz ona şaşkın şaşkın baktık.”

Devam etti, “Onunla yaşadıklarım vardır. Hatıralar, ismi üzerinde, unutulan şeylerdir. Ben hiç unutmadım ki yaşadıklarımı. Ancak size yaşadıklarımı anlatabilirim…”

 

Son konseri: Sepetçiler Kasrı 5 Eylül 2006

 

Biyografi çalışmalarına devam ederken ona sordum: Her programında bazı şarkıların senden okunması isteniyor. Bu konuda ne düşünüyor ne hissediyorsun? Cevabı şöyle oldu:

“O şarkılar benim yaşamımın bir parçası. Yıllarca milletimizin ruhuna o kadar işledi ki, kaçamaz oldum. Olsun varsın. İnan bana ‘Benzemez kimse sana’ diye başladığımda dinleyicinin ruh haleti değişiyor. Ben de bundan büyük keyif alıyorum. Ama ‘Ormancı’ farklı, hikâyesini öğrendiğimde çok etkilenmiştim. Dikkat edersen onu okurken o olaydaki acıyı yüreğimde hissettiğim için çok hüzünlenirim. ‘Feraye’ zeybeğini Feraye ile okumayı çok seviyorum. Yalnız okurken çok kere gözümün önüne Atatürk Ege Vapurunda zeybek oynarken hali geliyor. Ne muhteşemdi bilemezsin…”

 

Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar kitabımın en sonunda “Cumuriyet’in Divası”  yazımı  aşağıda okumanızı isterim. Orada tüm yukarıda yazdıklarımın veya yazamadıklarımın bir özeti vardır.

 Cumhuriyet musikisinin “Diva”sı Müzeyyen Senar’dır…

    Tılsımını adının harflerinde taşıyan bir imge…Dudaklarının arasında dökülen tek notayla milyonların yüreğini titreten eşsiz bir ses… Gözlerinin ışığıyla bulunduğu ortamın aurasını  değiştiren bir eda…Seslerin ve ezgilerin büyüleyici dünyasına adanmış bir yaşamın öznesi. Sözcüklere sığmaz bir kadın… İhtişamlı bir geleneğin klasiklerinden, günümüzün gönül okşayan fantezilerine uzanan musikimizin doruktaki değerlerini en özgün ve özenli biçimiyle geniş halk kitlelerine benimseten yüksek icranın eşsiz bir örneği… Müzeyyen Senar!

  Türk musikisini, Cumhuriyet döneminde simgeleyen en önemli isimlerin başında yer alır. Musikimiz, ulusal kültürün üstünlüklerini yansıtan ve onu en geniş ölçekte kapsayan yüksek seviyesine Müzeyyen Senar’ın icrasında ulaşır. Bu musikiyi bazen hüzünlü bir yüreğin sızlanışında,  bazen henüz yeşillenmiş bahar dallarının tomurcuklarındaki ümit veren çiçeklerin kokusunda duyarsınız. Bazen sakin bir liman, bazen taşkın bir derya, bazen sevinçli bayram sabahının heyecanını hissedersiniz.

Müzeyyen Senar’ın sesinde daima sizi büyüleyen bir musiki ihtişamının müjdesi vardır. Bir sevda serüveninin yaşandığını fark edersiniz. Müzeyyen Senar’ın ses güzelliği ve teknik üstünlüğü daima dikkati çeker. Mükemmeliyetçi bir özen hemen hissedilir. Yüzyılların dinlendirip damıttığı büyük ve zengin  bir kültür imbiğinden süzülen klasikleri icra ederken, birdenbire sizi; yeni, özgün ve seviyeli yaratıcılığın eserleriyle hemen tanıştıran ince, zarif, biraz da muzip bir icra ihtişamıyla karşı karşıya getirir.

    Seksen yıllık Cumhuriyet musikimizin icrasında, kendine has ses rengi, üslup özeni, görev ciddiyeti ve sorumluluk anlayışıyla Müzeyyen Senar, her yönden ve her aşamada başarısıyla öne çıkar. O gerçek anlamda bir ustadır ve örnek alınan seçkin ve saygın bir sanatçı onurunu her koşulda korur.

Musikimizin meşk geleneğinde yetişmiş en usta hocaların büyük bir dikkat ve hassasiyetle eğitim verdikleri ve eser geçtikleri Müzeyyen Senar, bu hoca-öğrenci açısından olduğu kadar bestekâr-yorumcu açısından da çok özgün bir ilişkiyi yansıtır. Özellikle neo-klasik ekol üslubunda eserlerin verildiği 1930-1960 yılları arasında Müzeyyen, bestecilerin yeni eserlerini ilk meşk etmek istedikleri isim olarak görülür.

Müzeyyen Senar’ın böylesine ısrarla tercih edilmesi, kesinlikle bir rastlantıdan ibaret değildir. Sahnelerde çok aranan, beğenilen, sevilen ve saygı gören bir ses sanatçısının yeni besteleri ilk sunan kişi olmasının getirdiği bir itibarın önemi elbette ki inkâr edilemez. Ancak, bunları ilk kez Müzeyyen Senar’ın okumasını isteyen değerli besteciler, sadece, kendisine sahnelerde sazlarıyla refakat eden ustalar değildir. Bu çok değerli besteci topluluğunun yanında hiç de sahnelerde yer almayan; aksine, ayağına gidilerek beste istirham edilen büyük üstatlar da Müzeyyen Senar’ı arayarak yeni eserlerini ilk defa onun sesinden ve yorumundan dinlemek istediklerini ifade etmişlerdir. Lem’i Atlı, Zeki Arif ve Suphi Ziya Özbekkan, eserlerini meşk etmek için Müzeyyen Senar’ı arayan, hatta evine kadar gelmek için izin isteyen çok değerli musiki abidelerimizdirler. Osman Nihat, Şerif İçli, Şükrü Tunar, Sadi Işılay gibi çok değerli sanatçıların eserlerini ilk kez halkın beğenisine sunan ses ve üslup Müzeyyen Senar’ındır.

    Müzeyyen Senar’ın icrasında dikkat çeken bir husus da, güftenin taşıdığı önemi ve anlamı, şairinin yarattığı duyguların değerinde kavrayan ve  koruyan özeni ve yaklaşımındaki ciddiyettir. Müzeyyen Senar güfteyi, musikisi içinde  bir değer olarak sunan ustalığın ta kendisidir.

    Her güftenin bir rengi, bir ahengi vardır. Güfteler çok kere okunuşunun ötesinde bir mana gizler ve bu duyguyu ya da bu düşünceyi, okuyucusuna emanet edilmiş bir sır gibi saklar. Müzeyyen Senar şairin iç dünyasındaki değerleri kavrayan bir maharetin sahibidir. Bakar bakmaz notanın psikolojisini kavrayan ve musikiyle kaynaşmış değerler içinde bu mananın açığa çıkmasını sağlayan bir icra ustalığı sergiler… Bu yüzdendir ki şairler Müzeyyen Senar için güfteler yazmış ve bestecilere bu heyecanlı maceranın ilk ateşini hissettirmişlerdir.    

    Müzeyyen Senar’ın hayranlık uyandıran büyük ve sürekli başarısının gerisinde mütevazı bir sanatçı olgunluğu, sağlam bir meşk silsilesi, disiplinli bir eğitim ve seviyeli bir musiki terbiyesi vardır. Müzeyyen Senar bu üstünlükleri şahsi yaratıcılığında ve yeni bir sentez potasında, gün be gün olgunlaşan bir tavır ve üslup zenginliğine kavuşturmuştur. Onun yaşamında bu yeni sentez, halkıyla bütünleşen ve birlikte yücelen bir kültür, müzik ve edebiyat bütünlüğünü yaratır.

    Müzeyyen Senar’ın toplumsal kabullerde ulaştığı itibar seviyesi, gerçekten çok seçkin ve ayrı bir özelliği daha oluşturur. Dönemin şöhretli siyasetçileri, büyük işadamları, sanatçıları, düşünürleri, devrin iddialı ve şöhretli valileri, komutanları, belediye başkanları Müzeyyen Senar’ın sofrasında olmak veya sofralarında misafir etmek için adeta yarış içindedirler… Çünkü Müzeyyen Senar, Gazi Hazretleri’nin sofrasında ve o sofraların manevi varlığında güngörmüş bir sanatçı olgunluğu kazanmıştır.

    Devrin musiki ve edebiyat sanatları dışında seçkin büyük sanatçıları da Müzeyyen Senar’la sohbet etmek, onunla bir musiki bahçesinde farklı sanatların inceliklerini tartışmak, belki de ilham almak için Müzeyyen Senar’ı ziyaret etmek isterler. Türk resim sanatının doruk isimlerinden Çallı İbrahim, Türk kültür ve düşünce dünyasında çok farklı bir yerin sahibi olarak itibar gören Neyzen Tevfik’in, Müzeyyen’i ziyaret için çok önceden arayarak “münasip bir zamanda kabul etmesini istirhamları” bilhassa dikkat edilmesi gereken ilişkidir. Çallı İbrahim gibi atölyesine kabulde çok seçici davranan bir usta ressamın şovalyesini, paletini, tuvalini koltuğunun altına alarak Müzeyyen Senar’ın evine kadar gelip portresini yapmak istemesi, gerçekten ender rastlanacak bir iltifat ve hak teslimidir. Belki böyle bir örneği başka bir sanatçının yaşamında bulmak mümkün değildir.

     Cumhuriyet döneminde musikimizi doruğa taşıyan isimler arasında Müzeyyen Senar daima seçkin bir takdir ve hasret içinde anılacaktır. Daima büyük hayranlık ve gururla hatırladığımız bir kültür ve sanat değerimiz olarak yerini ve önemini koruyacaktır. Musikimize kendine özgü renk ve derinlik kazandıran vasfı her zaman şükranla yâd edilecek; musiki kütüphanemizde bir sayfası değil, eminim ki her an başvurulan bir zengin kaynak olacaktır. Çünkü Müzeyyen Senar her zaman gıptayla, hayranlıkla hatta biraz da kıskançlıkla izlenmiş ve örnek alınmış bir sanatçıdır.

   Çünkü Müzeyyen Senar, Cumhuriyet musikimizin ilk ve  gerçek “Diva”sıdır…

 

Ressam Peruze Yiğit tarafından yapılan Müzeyyen Senar portresi

 

 

Bir Cevap Yazın