Basında biz

EKOTURK, KÜLTÜR SANAT EKRANI, 23 OCAK 2019

DOĞAN HIZLAN, HÜRRİYET GAZETESİ, 7 EKİM 2018

 

Medyascope TV, Eksik Olan, 29 Haziran 2017

NTV, Bildiğiniz Gibi Değil, 3 Nisan 2016

Radi Dikici Yazısı, 20 Eylül 2015, Sabah Gazetesi, Hıncal Uluç köşesi

Hz. Muhammed'in Mektupları - 2

Üstad Radi Dikici, fevkalade ilgi uyandıran "Hazreti Muhammed'in Mektupları" yazısının ikincisini yollarken, şu notu koymuş, en başa..
"Sevgili Hıncal,
Daha önce bahsettiğim Mukavkıs'a ait mektubun Topkapı Sarayı'nda bulunan aslının ve geçen hafta yazdığım gibi orijinal kopyasının resimlerini gönderiyorum. Umarım ki, internet sayfalarında dolaşan ve sadece orijinaline benzetilerek resimlenen mektupların yerini artık aslı alır. Bu mektupları ilk olarak da IX ve X. yüzyılda yaşamış Ebu Cafer Taberi'nin eserinde görüyoruz. Üstelik en büyük kanıt Topkapı Sarayı'nda olmasına rağmen, örneğin Walter E.Kaegi 'Bizans ve İlk İslam Fetihleri' kitabında şöyle diyebilmektedir, 'İslam kaynakları, Hz. Muhammed'in İslam'ı tebliğ etmek amacıyla, zamanın büyük krallıklarına elçiler gönderdiğini haber vermektedir... Bununla beraber bu konuda herhangi bir resmi belgenin bulunabileceği şüphelidir.'
Yine de, diğer dört mektup ve Mukavkıs'ın kişiliği ile ilgili araştırmalar sürmektedir."
Üstadın yazısını sunuyorum..


1858 yılında Fransız tarihçi Etienne Barthelmy, Mısır'ın güneyinde Akhmim bölgesini ziyaretinde oradaki bir Copt (Hıristiyanlığın bir mezhebi) mabedinde eski bir Coptic İncili arasında bir belge bulur.
O sırada Mısır Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu Muhammed Said Paşa yönetimindedir. Anlaşıldığı kadarıyla resmi makamlara iletilen mektup muhtemelen o sırada Kahire'de 975 yılından beri eğitim yapan El Ezher Üniversitesi'ne gönderilir. Orada temizlenen mektubun Hazreti Muhammed'e ait olduğu anlaşılınca Muhammed Said Paşa'ya sunulur.
Esasında 1841 yılında Osmanlılarla Kavalalılar arasında devam eden savaşlara hanedanın kurucusu dedesi Kavalalı Mehmet Ali Paşa son verip, Padişah Abdülmecid'in (1839-1861) otoritesini kabul ettiği için Mısır sarayı mensupları yazı Boğaz'da geçirmek için İstanbul'a akın etmeye başlarlar. Bizzat Mehmet Ali Paşa 1846 yılında İstanbul'a gelir. Padişah tarafından da kabul edilir.
Bu derece önemli tarihi bir belgenin Muhammed Said Paşa tarafından bir İstanbul ziyaretinde padişaha elden takdim edilmiş olması kuvvetle muhtemeldir.
Sultan Abdülmecid de mektup için altın bir kap hazırlatır ve kutsal emanetlerin içine koyulması için Topkapı Sarayı'nın ilgili bölümüne gönderir.
Mektubun metni şöyledir:
"Allahın kulu ve Resulü Muhammed'den Coptların Meliki Mukavkıs'a mektuptur. Hidayete erenlere selam olsun. Sizi İslam dinini kabul etmeye davet ediyorum. Müslüman olursan selamete erersin. Müslüman olursan Allah'tan iki misli sevap (ecir) alırsın. Eğer kabul etmezseniz bütün Coptların günahları da sizin üzerinizde olur. Ya Ehl-i Kitap, hepimizin müşterek noktası Allah'a inanmaktır. O'ndan başkasına ibadet etmeyelim. O'na şirk koşmayalım. O'nun dışında birbirimize ibadet etmeyelim. Eğer kabul etmeyip yüz çevirirsen Allah şahidim ki biz Müslümanız."
Yukarıda Hazreti Muhammed'in mührü görülmekte ve mühürdeki "Muhammed" yazısı okunabilmektedir. Sayfadaki resimlerde Topkapı Sarayı'ndaki mektubun aslı ve yanında da, mektup bu noktaya gelmeden önce çekilmiş orijinal kopyası bulunmaktadır.
İnternet ortamında en az elli kadar mektup örneği bulunmakta, orijinal kopya ise Bizans kitabımda ve bu sayfada ilk defa yayınlanmaktadır.
Yaptığım araştırmalara göre, Mısır'da önemli sayıda Copt inancına sahip insanlar yüzyıllardır yaşamaktadır.
Mukavkıs gönderilen elçiye iyi muamele etmiş ve Peygamberimize hem cevap vermiş, hem de çeşitli hediyeler göndermiştir. Gönderdiği hediyeler arasında iki kız kardeş cariye de vardır. Onlardan biriyle Peygamberimiz evlenmiş ve ondan bir oğlu olmuştur. Ne yazık ki, çocuk iki yaşında iken vefat etmiştir.
Mukavkıs'ın cevabı ise şöyledir:
"Ben, bir peygamberin daha geleceğini biliyordum; lakin Şam'dan çıkacağını tahmin ediyordum. Çünkü önceki peygamberlerin çoğu oradan zuhur etmiştir. Gerçi son peygamberin Arabistan'dan çıkacağını kitaplarda görmüştüm. Fakat ona uymak konusunda, Coptlar beni dinlemezler! Ben, saltanatımdan ayrılmaya kıyamayacağım. O peygamber, ülkelere hakim olacak, kendisinden sonra da sahabeleri meydanlarımıza kadar gelip yerleşeceklerdir; sonunda galip geleceklerdir."
Ancak ortada bir soru vardır. Mukavkıs kimdir?
Peygamberimiz 628 yılında beş hükümdara Müslümanlığa davet eden mektup göndermiştir. Dördü hakkında hiçbir tereddüdümüz yok. Ebu Cafer Taberi'nin (838-923) Tarih-i Taberi'ine, Ahmet Cevdet Paşa'nın (1822-1895) "Kıssas-ı Enbiya, Tevarih-i Hülefa" (Peygamberler ve Halifeler Tarihi) kitaplarına baktığımızda da aynı şey karşımıza çıkmaktadır ama onlar da Mukavkıs'tan Copt hükümdarı veya meliki olarak bahsetmektedirler.
Yaptığım incelemelere göre tarih boyunca Copt'lar hiçbir zaman bir devlet kurmamışlardır. Önce Bizanslıların, sonra Persler ve Müslümanların yönetimine girerek dini inançlarını yerine getirmişlerdir. Mukavkıs'ın bir kral olması mümkün değildir. Halen mevcut bilgilere göre Mukavkıs az ihtimalle İskenderiye Copt Patriğidir. Daha büyük bir ihtimalle ya Bizans İmparatoru Heraklius tarafından veya Pers İmparatoru II.Hüsrev tarafından 620'li yıllarda İskenderiye Valiliğine atanmış bir kişidir.
Peygamberimiz "Mukavkıs" diye yazdığı için bazı kaynaklara göre de, o dönemde İskenderiye Valiliği yapmış kişinin Arapça yazılmış ismidir. (Gelecek yazıda, Bizans İmparatoru Heraklius'a gönderilen mektubu anlatacağım.)

 

 

 

RADİ DİKİCİ YAZISI, 6 EYLÜL 2015, SABAH GAZETESİ, HINCAL ULUÇ KÖŞESİ

Hz. Muhammed'in Mektupları - 1

"Sevgili Hıncal,

"Bizans İmparatorluğu Tarihi" kitabımın bu son baskısında , "Önsöz" bölümüne şöyle başlamıştım: "Tarih her yazılışta yeni baştan yaşar."

Buna şimdi daha çok inanıyorum. Bu yazıya başladığım sırada yaptığım yeni araştırmalarda öyle sonuçlara vardım ki, ne yazık ki, ağustos başında çıkan kitabımın yeni baskısında yer alamadı. Ama sana yazacağım bölümlerde ilk defa yayınlanacak ve ben ancak belki bir yıl sonraki yeni baskıya ekleyebileceğim.

Başa dönersek, yazıp sana göndereceğim bölümlerle tarih yeniden canlanacak ve yaşamaya başlayacak" diyordu, Radi Dikici Usta bu hafta gönderdiği yazısı için..

Bu haftaki konu özellikle bizler için fevkalade ilginç.. Başlıktan tahmin etmişsinizdir zaten.. Buyrun, efendim..

2005 yılında "Cumhuriyet'in Divası-Müzeyyen Senar" kitabını bitirmiş, "Bizans İmparatorluğu Tarihi" kitabını yazmaya başlamıştım. O dönem, İstanbul Sanayı Odası eski meclis üyeleri olarak oluşturduğumuz küçük grup, her ay bir kez öğle yemeğinde toplanıp ülkenin çeşitli sorunlarını tartışıyorduk.

Jak Kamhi, Mehmet Şuhubi, Cavit Çitak, Şaban Çavuşoğlu, Alber Bilen, Orhan Demirtaş ve ben, bu grubun içindeydik. O sohbetler sırasında onlara Bizans tarihinden ilginç olayları anlatıyordum.

Ekim 2005 olmalı, o gün arkadaşlarıma şunları söyledim:

"Yurt dışından aldığım yeni kitapta Peygamberimizin İmparator Heraklius'a yazdığı bir mektup olduğunu öğrendim. İnternette tek satır yok. Sadece, Hz. Muhammed'ın Mısır'ın Copt hükümdarı Mukavkıs'a gönderdiği bir mektubun Topkapı Sarayı'nda olduğunu biliyorum. Ancak Bizans'la Copt arasında hiçbir ilişki yok ve yazmakta olduğum kitaba da koyabilmem mümkün değil. Tabii ki beni asıl ilgilendiren, Peygamberimizin Heraklius'a yazdığı mektup ve bu beni çok heyecanlandırdı. Düşünün ki, o güne kadar okuduğum belki 100'ün üzerindeki kitapta bu konudan tek satırla bahseden yoktu. Esas şaşırdığım nokta, buna, Heraklius'un biyografisini yazan Walter. E Kaegi de dahildi. Çok şaşırdım doğrusu."

Cavit Çıtak arkadaşım, "Evet, dediğin gibi Hz. Muhammed'in Mukavkıs'a yazdığı mektubun aslı Topkapı Sarayı'nda. Ancak mektup parşömene yazılmış ve orta bölümü tümüyle parçalanmış durumda, daha çok tahrip olmasın diye de teşhir edilemiyor. Ama bende mektubun parçalanmadan önceki halinin çekilmiş orijinal fotoğrafı var."

Şok!.. Aylardır her yerde araştırma yapıyorum, halbuki aradığım şey burnumun dibindeymiş!

"Pekiyi Cavit, bu mektup nerede şimdi?"

"Büromda, özel çerçevesi içinde duruyor."

Acaba Cavit bana bunun en azından bir kopyasını verebilir mi diye heyecanlanmaktan, yemeği nasıl yediğimi bilemiyorum.

"Bu fotoğrafın senin eline geçmesinin bir hikayesi olmalı."

"Başında bulunduğum şirketin ürettiği mamulleri, o zaman sıcak ilişkiler içinde olduğumuz Irak'a satıyorduk. Sık sık Irak'a gidip geliyordum. O arada üst yönetimdeki kişilerle, örneğin General El Cidde ve hatta Başbakan Nuri Said Paşa ile dost olmuştuk. 1955 yılıydı, General el Cidde oğlunun büyüdüğünü, önce Kuleli'de sonra da Harbiye'de okumasını istediğini söyledi, yardımcı olup olamayacağını sordu, ben de 'Tabii,' dedim... Delikanlı 1956 yılında Kuleli'ye başladı, ikinci ya da üçüncü sınıftaydı, 1958 yılında Irak'ta ihtilal oldu ve Sadi El Cidde'nin bütün ailesi yok edildi. Çocuk eğitimine burada devam etti, okulu bitirdi, ancak Türk vatandaşı olmadığı için büyük sıkıntı çekmeye başladı. Sayın Demirel'in başabakan olduğu dönemde, birçok iş seyahatine beni de çağırıyordu. Başbakana Sadi'nin durumunu anlattım, 'Dönünce Faruk'la konuş (Faruk Sükan-İçişleri Bakanı) halletsin,' dedi. Sadi kısa zamanda vatandaşlığa kabul edildi ve kendine bir hayat kurdu. Bir gün ziyaretime geldi. Kocaman adam olmuştu ve koltuğunun altında bir paket vardı. Paketi bana uzatınca açtım. Üzerinde Arapça yazılar olan eski bir belge olduğu belli olan çerçeveli bir tabela. 'Nedir bu?' diye sordum.'Babam bu paketi bana, 1958'deki son gidişimde vermiş ve çok değerli olduğunu söylemişti. Ben de bana yaptığınız bunca iyilikten sonra, bunu size hediye etmek istiyorum,' dedi. İçinde Peygamberimizin Copt Hükümdarı Mukavkıs'a yazdığı mektubun orijinal kopyası olduğunu öğrendim. Kûfi yazısıyla yazılmış tam metin."

Dayanma gücüm kalmamıştı."Bunu bana vermelisin, Cavit," dedim, "Bir kopyasını alır sana iade ederim."

"Tamam, yemeğimizi bitirip doğruca ofise gidelim" dedi.

Ondan aldığım kopyayı bir fotoğrafçıya götürdüm ve üç kopyasını çıkardım. Ama iş orada bitmiyordu. Ertesi gün Topkapı Sarayı'nda bu konudaki uzman yetkili Sevgi Ağca ile buluştuk. Hemen uzattım mektubu, daha bakar bakmaz, "Bu Mukavkıs'ın mektubu," dedi. İçeriden Topkapı Sarayı'ndaki kopyayı isteyip karşılaştırdı. Yan ve alt taraflarını tek tek kontrol etti ve bana, "Hiç şüphe yok, bu orijinal bir kopya, üstelik mektubum üzerindeki mühürde Muhammed Resülullah yazısı çok belirgin," dedi.

Topkapı Sarayı'nda Kutsal Emanetler arasında sergilenmek üzere bir kopyasını çerçeveletip Topkapı Sarayı'na hediye ettim. Topkapı Sarayı ile ilgili kitaplarda bu metnin tercümesi vardı. Ancak ben emin olmak zorundaydım. Araştırdım soruşturdum, çok iyi Türkçe bilen Arap kökenli uzman Yusuf Halef'e ulaştım ve mektubu bana tercüme etmesini istedim. Aksan farklılıkları olmasına ve bazı Arapça tabirler kullanmasına rağmen, kitaplara giren tercüme ile aynıydı. Şimdi tatmin olmuştum.

Bizans İmparatorluğu Tarihi kitabında Heraklius bölümünü yeniden yazdım ve bu mektubun hikayesini de kısaca anlattım. Hem Topkapı Sarayı'ndaki fotoğrafı hem de bana verilen kopyayı kitaba koydum.

Başka ülkede olsa üzerinde yüzlerce yazı yazılacak bu tespite aldıran bile olmadı; hem de kitap şu anda 8. baskısını yaptığı halde.

(Önümüzdeki hafta Mukavkıs'ı, mektuplarını ve hikayesini okuyucularımıza sunacağız. Peşine de Heraklius.)

RADİ DİKİCİ YAZISI, 6 AĞUSTOS 2017, SABAH GAZETESİ, HINCAL ULUÇ KÖŞESİ

Hazreti Muhammed’in mektubu bulundu..

Okurlarımız hatırlayacaklardır. Bu köşede Hazreti Muhammed’in 628 yılında dönemin üç hükümdarına yazdığı mektubu anlatmıştık.

Bu üç mektubu kısaca size hatırlatmak isterim

Mektuplardan biri Pers İmparatoru II. Hüsrev’e gönderilmiştir. O sırada Persler Hıristiyandır. II. Hüsrev, elçiye hakaret ettikten ve mektubu parçalayarak yere attıktan sonra elçiyi de kovmuştur. Böylece bu mektuptan geriye hiçbir iz kalmamıştır. İkinci mektup “Kopt Hükümdar’ı” (veya İskenderiye Valisi) Mukavkıs’a gönderilmiştir. Üçüncü mektup Roma-Bizans İmparatoru Heraklius’a (610-641) gönderilmiştir.

Genellikle Batılı yazarlar bu konuyu görmezden gelirler ve sadece rivayet olduğunu yazarlar.

Örneğin Heraklius’un biyografisini yazan ve tarih profesörü olan Walter E. Kaegi “Heraclius, Emperor of Byzantium” adlı eserinde, şöyle yazmaktadır: “... Muhammed Peygamber ona, onu İslama çağırmak için, bir elçi göndermeye teşebbüs etti ama bu elçi asla ona ulaşamadı ve elçi ile imparator arasında bir görüşme olmadı.”

Halbuki ünlü tarihçi Ebu Cafer Taberi (839-923) “Tarih-i Taberi” adlı kıtabında, “Müslümanlığa davet eden mektubu Dahiyye bin Halif ile gönderdi... Bizans İmparatoru ki, adı Hirakl idi. O Müslüman olmadı. Resul-i Ekrem’in elçisine izzet ve hürmet gösterdi ve geri gönderdi,” yazmaktadır.

Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895) ise aynı konuyu “Peygamberler ve Halifeler Tarihi” kitabında yazmıştır: “Kayser-i Rum (Bizans İmparatoru) dahi name-i hümayunu (mektubu) tazim ile eline alıp yüzüne sürmüş ve Dihye’ye pek ziyade ihtiram edip birçok hediyeler dahi vermiştir.”

   Buna karşılık Beyrut Amerikan Üniversitesi profesörlerinden Nadia Maria El Cheikh’in ise “Arapların Gözüyle Bizans” adlı eserinde 15 sayfayı bu mektuba ayırmış ama kaynak gösterememiştir.

   Önceki yazımızda biz de internette dolaşan 15 kadar fotoğrafın birini örnek olarak seçip göndermiştik ve Hz. Muhammed’in Heraklius’a gönderdiği mektupla ilgili yazımızı şöyle bağlamıştık:

Mukavkıs’a gönderilen mektubun aslı Topkapı Saray’ında, orijinal kopyası bendedir. Yukarıda verdiğimiz bilgilerden de anlaşıldığı gibi, Heraklius’un mektubunun aslı (henüz) ortada yoktur. Bu nedenle, Heraklius’a gönderildiği ifade edilen en az 20 ayrı mektuptan birini seçtik ve “Peygamberimizin İmparator Heraklius’a gönderdiği mektubun temsili resmi” altyazısını koyduk. Okurlarımızdan belki birinin, bu konuda kaynak göstererek bilgi verebileceğini düşünerek, e-mail adresimi aşağıya yazdım: rdikici@demma.com

Bu konuda iyi haber aradan iki yıl geçtikten sonra değerli dostum Ahmet Kemal Şenpolat’tan geldi. O bana İmparator Heraklius’a yazılan mektubun aslını ve bulunduğu yerin haberini gönderdi. Fotoğrafta gördüğünüz gibi, mektubun aslı şu anda Amman’da Kral Hüseyin Camii Müzesi’nde bulunduğu ve teşhir edildiği ortaya çıktı.

Mektubun orijinalinden tercümesini ise Taha A yaptı. Önceki yazımızda yazdığımız metin İngilizce tercümesindendi. Bu tercüme ise mektubun tam karşılığı oldu.

“Bağışlayıcı ve affedici Tanrı adına, O’nun elçisi Muhammed Abdullah’tan, hidayet yolunda olan Büyük Roma İmparatoru Heraklius’a.

Seni doğru yola, İslam dinine davet ediyorum. Müslüman ol ki, selamete eresin, Müslüman ol ki, sevabın ikiye katlansın. Yoksa tüm tebaanın günahı da senin üzerine yüklenip ikiye katlanacaktır.”

Mektup Kuran’dan Al- İmran suresinin 64. ayetiyle devam etmektedir.

“Geliniz, ya Ehl-i Kitab’a inananlar (Kuran, İncil, Tevrat ve Zebur), doğru söze inanalım, Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’tan başkasına tapmayalım. Eğer onlar kabul etmezseler şahit olun ki bizler Müslümanımız.”

Mektubun altındaki mühürde ise Allah’ın Resulü Muhammed yazılıdır.

 

Radi Dikici Yazısı, 6 Temmuz 2014, Sabah Gazetesi, Hıncal Uluç Köşesi

 

Halife Ömer burada namaz kılmıştır diye...

 

Müslümanlara karşı 636 yılında Yarmuk Savaşı’nın kaybı Bizans İmparatorluğu’na pahalıya mal olmuş ve Suriye elden çıkmıştı. Ancak Kudüs hala Bizans’a bağlıydı.

Buna son vermek isteyen Halife Ömer, 637 yılında Ebu Ubayda komutasında bir birliği Kudüs’ü almak için gönderdi. Ebu Ubayda, Kudüs’e vardığında bir elçi göndererek teslim olmaları çağrısında bulundu. Bu suretle kimsenin burnu kanamayacaktı.

Konstantinople’dan yardım alma ihtimali yoktu. Patrik, vali ve komutan yaptıkları toplantı sonunda teslim olmanın akılcı olacağını kabul ettiler. Ebu Ubayda’ya haber göndererek görüşmek istediklerini duyurdular. O da yanında iki yardımcısıyla birlikte geldi.

Bembeyaz sakalı ve heybetli duruşuyla ilk sözü Patrik Sophronius aldı.

“Komutan sizi burada ağırlamak onurunu bize bağışladınız. İlk elçiniz bize geldiğinde şartlarınız arasında hiç kimsenin kılına dokunulmayacağını ve her inanca saygı gösterileceğini bildirdiniz. Bu bizce uygun karşılanmaktadır. Kudüs’ü teslim edeceğiz ancak tek bir şartla. Halife Ömer bizzat gelerek şehri teslim almalıdır.

“Bu konuda ben karar veremem patrik hazretleri. Ancak bu dileğinizi halife hazretlerine ulaştırır, cevabını da size en kısa zamanda bildiririm.”

Ebu Ubayda yazdığı bir mektupla isteği halifeye bildirdi. Durum orada müzakere edildi. Halid bin Velid’in Hazreti Ömer’e çok benzediği düşünülerek halifeymiş gibi gitmesi kararlaştırıldı. Bir hafta sonra Halid bin Velid Kudüs’e geldi ve doğruca kiliseye götürüldü. Sophronius halife için özel bir hazırlık yapmış ve sembolik olarak da şehrin anahtarını teslim etmek üzere hazırlamıştı.

Patrik, Halid bin Velid’i içeri girer girmez tanıdı. Yapılmak isteneni fark ederek hafifçe gülümsedi.

“Sayın komutan, biz halife hazretlerini bekliyorduk. Yerine siz geldiniz. Umarım iyi haberler getirdiniz.”

Halid bin Velid bozuntuya vermedi.

“Patrik hazretleri, sizi ziyaret etmek, bu muhteşem kiliseyi ve İsa Peygamber’imizin çarmıha gerildiği haçı görmek ve onu öpmek en büyük dileklerimden biriydi. Bu vesileyle de size halife hazretlerinin bir hafta sonra Kudüs’e geleceğini duyurmak isterim.”

“Bu haberi duyduğuma sevindim. Halife hazretlerini ağırlamak bizim için bir onur olacak. Ne yazık ki, kutsal emanetler kısa bir süre önce Konstantinople’a gönderildi.” (Kuşatma başlamadan çok kısa bir süre önce İmparator Heraklius’un yeğeni Theodore Kutsal Haç’ı alarak Konstantinople’a götürmüştü.)

“Bu habere üzüldüm. İsa Efendimizi, bildiğiniz gibi biz de peygamberlerimiz arasında sayarız. Keşke çarmıha gerildiği haçı görebilseydim.”

Halid bin Velid, Patrik Sophronius’la Holy Sepulchre Kilisesi’ni dolaştıktan sonra veda ederek ayrıldı.

Halife’ye hemen bir mektup yazarak olanları anlattı. Hazreti Ömer savaşmadan Kudüs’ü almanın bu zahmetli yolcuğu yapmasına değer olduğunu düşündü. Beyaz bir deveye binerek yola çıktı. Bir haberci, ertesi gün öğle saatlerinde Hazreti Ömer’in geleceği haberini valiye ulaştırdı. Önce yıkanarak üstündeki çölün tozunu atan Hazreti Ömer, akşamı karargâhta geçirdi. Kudüs’ün güney kapısına geldiğinde, patrik ve vali tarafından karşılandı. Patrik Sophronius, devesinden inen Hazreti Ömer’i elini kalbinin üzerine koyarak selamladı.

Patrik Sophronius’a şehrin anahtarını Hazreti Ömer’e vererek şehri teslim etmiş oldu. Önce valiliğe, oradan da Holy Sepulchre Kilisesi’ne gittiler. Patriklik bölümünde bir süre istirahat eden halife, kilisenin içini gezerken namaz vaktinin geldiğini fark etti.

“Dinimizin gereği ibadetimi yapmak mecburiyetindeyim,” dedi Sophronius’a dönerek, “Lütfen bana on dakika izin veriniz.”

Patrik: “Buyurunuz burası da Tanrı’nın evidir. Dini vecibelerinizi yerine getiriniz.”

Hazreti Ömer: “Benim için hiçbir sakıncası yok. Ancak burada namaz kılarsam, ileride Halife Ömer namaz kılmıştır diye burayı camiye çevirirler. Burası ise Hazreti İsa’nın kutsal yeridir. Buna müsaade edemem.”

Hazreti Ömer, Kudüs’te Hıristiyanlarca kutsal bilinen yerlerde yine Hıristiyanların ibadet etmesini, buna karşılık Müslümanlar için de hemen bir ibadethane yapılması için emir verdi. Geç saatlerde veda ederek ayrıldı. Ertesi gün Ebu Ubayda’ya bağlı birlikler hiçbir karşı koyma olmaksızın şehre girdiler.

 

 

RADİ DİKİCİ YAZISI, 27 NİSAN 2014, SABAH GAZETESİ, HINCAL ULUÇ KÖŞESİ

O zaman "Altın Kapı"ydı.. Ya bugün?.

Üstad Radi Dikici, İstanbul tarihinin en önemli eserlerinden biri Altın Kapı'yı anlatıyor bu hafta.. Bizans tarihinin en gösterişli anıtı.. Bugün dünya turistleri hala o kapıyı görmek için geliyor İstanbul'a.. Peki biz ne yapıyoruz?. Asıl acıklı yanı da orası.. Buyrun!.

Jüstinyen döneminin ve Roma-Bizans tarihinin en önemli komutanı Belisarius, 533 yılında Vandalları yenip Kuzey Afrika'yı imparatorluk topraklarına kattıktan sonra Konstantinople'a döndüğünde büyük bir tören düzenlenmişti. Normal olarak imparatorların zafer alayları için kullanılan kapı, bu defa İmparator Jüstinyen'in emriyle Belisarius için açılmıştı. Ama asıl tören Hipodrom'da yapılacaktı.
"Belisarius beyaz atına bindi ve doğruca Altın Kapı'ya gitti. Tören birlikleri onu beklemekteydi. Sefere katılan komutanlara ve esir edilen Vandal Kralı Gelimerik'e de birer at tahsis edilmişti. Ama diğerleri yürüyeceklerdi.
En önde Belisarius'un birliğinin flamalarını taşıyan askerleri ve bando takımı, flamalar ve bandonun arkasındaki kortejin en önünde Belisarius, onun hemen arkasında tören kıyafeti içindeki yirmi komutan, onların arkasında yine sefere katılan askerler arasından seçilen yaklaşık yüz elli kişilik bir birlik, bu birliğin arkasında "Yedi Kollu Altın Şamdan"ı (Yahudi inancının en büyük simgesi olan bu şamdan -Menora- Vandal hazinesi içinden çıkmıştı) taşıyan belden yukarısı çıplak, adaleli iki siyahî köle ve hemen arkasındaki arabaların üzerinde ise teşhir için ayrılan altın ve değerli madenlerle süslü parıl parıl parıldayarak göz kamaştıran hazine, arkasında yine tören kıyafetleri içinde daha küçük bir birlik, onların gerisinde ise önde Gelimerik ve arkasında yaklaşık üç yüz kişilik Vandal esir grubu vardı.
Bunlar, özellikle Vandalların çok seçkin birlikleri arasından seçilen iri yapılı ve gösterişli askerlerdi. En arkada ise üç sıra halinde donanmanın bin kişilik bir birliği vardı. Kortejin uzunluğu beş yüz metreden fazlaydı.
Belisarius Altın Kapı'dan hareket ederken İmparator Jüstinyen ve İmparatoriçe Theodora sarayda son hazırlıklarını yapmaktaydılar.
Her ikisi de tören kıyafetlerini giydiler ve başlarına taçları kondu.
Omuzlarındaki erguvan rengi pelerinleriyle yavaş yavaş saraydan çıkıp, sarayı Hipodrom'a bağlayan koridorları geçip merdivenleri tırmanarak Kathisma'ya (imparatorluk locası) vardılar. İmparator ve imparatoriçe Kathisma'da göründüğünde, Hipodrom'u dolduran otuz üç bin kişi onları çılgınca alkışlamaya başladılar.
Jüstinyen ve Theodora da Kathisma'nın önüne kadar gelip alkışlayan topluluğa selam verdiler." (Radi Dikici, Theodora, s.256)
Altın Kapı ilk kez İmparator II.Thedosius (408-50) döneminde yapılmış, daha sonraki yüzyıllarda, depremler ve kuşatmalar sırasında tahrip edildiğinde çeşitli değişikliklere uğrayarak yenilenmiştir.
425 yılında ilk yapılışında kapıya altın yaldızlı kanatlar takıldığı için Altın Kapı denmiştir.
Daha sonraki yüzyıllarda kapıların kanatlarına bronz plakalar yerleştirilmiştir.
Ancak güneş batarken vuran ışınlar kapıda altın gibi yansıdığı için bu şöhretini muhafaza etmiştir. Bizans döneminde Altın Kapı'dan başlayarak Mese adıyla anılan ana cadde, protokol yolu, hipodromda sona ererdi. Bu ana caddenin bir kısmı bugün hala Divanyolu Caddesi olarak kullanılmaktadır.
Altın Kapı resimde görüldüğü gibi aynı yerde durmaktadır. Hatta son yedi yılda önündeki ağaçlar Altın Kapı'yı tümüyle kapatmış ve görünmez hale getirmiştir.
Altın Kapı tarih meraklıları için gerçekten altın kıymetindedir ve yurt dışından, özellikle Amerika'dan sadece bu kapıyı görmek için gelenler vardır. Tespit ettiğimiz kadarıyla hafta sonları en az beş altı otobüs Altın Kapı'yı görmeleri için turist getirmektedir. Kapının önündeki eski su hendeği ve yıkıntılar kapıya yaklaşmayı imkansız kıldığı için, surların yanına kadar gelen turistler kapının ancak bir kısmını görebilmektedir. 2010 yılında birkaç ay süreyle restorasyona başlanmış ama sonra terk edilmiştir. Theodosius veya İstanbul surlarının restorasyonu devam ediyor..
Ama İstanbul'un en önemli kapısı nedense yıllardır ihmal ediliyor.